26 - 29 Kasım 2003 MARMARİS - HİSARÖNÜ - BENCİK - MARMARİS
Tam bir mavi yolculuk!
Yola çıkmadan bir hafta öncesinden bile hava raporlarından rüzgarımız olmayacağı belliydi.
Marmaris'ten çıkıp Orhaniye'de Kız Kumu'na kadar gidip geldik. Heyhat, hic yelken yapamadık.
Mürettebat
Rota

Tekne
| "Bona Dea" |
Gib Sea 444 |
- Boy : 13,90 m.
- En : 4,05 m.
- Derinlik : 2,25 m.
- Ağırlık : 9,80 t.
- Genoa Yelken : Sarma Genoa
- Anayelken : Sarma Anayelken
- Yelken Alanı : 87 m²
- Kamara : 4
- Yatak : 8 Max
- Motor : 48 HP Yanmar
- Mazot : 180 lt.
- Su : 550 lt.
- Irgat : Elektrikli
- Rented from: Commodore Yatçılık
|
 |
Seyir
Notları
Biraz apar topar oldu bu seyirimiz. 20 Kasım'da kiralık tekne arayışına girdik. Yine hiç tereddütsüz Commodore
Yatçılık ile görüşmelerimize başladık. Ertesi gün tekne rezervasyonumuz tamamdı. Commodore envanterindeki tekneler arasında en çok kullandığımız ve bize çok keyifli vakitler geçirten Bona
Dea isimli Gib Sea 444 tekneyle çıkacaktık yine.
Tam bayram tatiline
denk gelen bu seyir için Commodore'daki dostlarımız hemen bize bir tekne ayarlamakla
da kalmadılar. O yoğun dönemde dönüş bileti bulmamız imkansızdı. Ancak onu da hallettiler.
Bazen Marmaris'e otobüs bileti bulmak Marmaris'te tekne bulmaktan daha zor oluyor.
26 Kasım günü sabah çeşitli
yerlerden gelen arkadaşlarla Marmaris'te toparlanarak seyir hazırlıklarımıza başladık. Tabii her
zamanki gibi ilk iş olarak teknemizi gördük, eşyalarımızı bıraktık, markete giderek onceden
hazırladığımız alışveriş listesine göre malzemelerimiz alıp tekneye yerleştirdik. Teknemizin
teslim alma prosedürünü tamamladığımızda saat çoktan 13:00'u gecmisti. Tabi bunda Yatmarin'le
Marmaris arasındaki mesafenin de etkisi yok değildi.
Böylece saat 13:18'de palamarlarımızı
çözüp yeni bir seyre daha bismillah diyerek başladık. Her zamanki gibi hem doyasıya yelken yapmak,
hem de en güzel koylarda dinlenmek istiyorduk. Hatta, kimbilir hava kolayımıza olursa, gece de seyir
yaparsak Knidos'a kadar gidebilirdik. Knidos'a gitmenin ayrı bir anlamı vardır Arinna Yelken Ekibi için.
Hevesimizi bir sonraki seyire kadar saklamamız gerektiğini bilmiyorduk.
Marmaris Yalancıboğaz mevkiinde yeralan Yatmarin'den yola çıktıktan yaklaşık bir saat sonra Boğaz'dan
çıkıp havayı bulunca yelkenimizi bastık. O gün keyifli bir yelken seyriyle başladık. Keyifli olmaması
mümkün mü? Öylesine özlemişiz ki... Meğer görüp göreceğimiz oymus!
Yelken seyri ile vaktin nasıl
geçtiğini dahi anlayamadan Çiftlik koyu açıklarına geldik. Önceden planladığımız gibi Gebekse
koyuna doğru yöneldik. Sadun Boro'nun Vira Demir'inde havadan çekilmiş fotoğrafının eşsiz güzelliği
yüzünde uzun zamandır gitmeyi istediğimiz bir koydu Gebekse. Koyu sonlarına doğru güney kıyısına
demirleyip, kıçtan koltuk aldığımızda hava yeni kararmıştı. Yolculuğun ve seyir öncesi telaşın
yorgunluğu ile yemeğimizi yedikten sonra hemen yattık.
Sabah erkenden kalkıp iki grup
halinde joker bota atlayıp koyun dibindeki kumsalın hemen yukarısındaki kilise kalıntısını
gördük. Bu arada ikinci giden grup dönünceye kadar teknedeki diğer kişiler denize girme
fırsatı bile buldular. Güzel bir kahvaltının ardından saat 10:00 gibi vira demir dedik.

Gebekse'den çıkınca
bir heves rüzgarı araddık sağda solda. Ama nafile... Motora kuvvet yol almaya basladik.
12:30 gibi Akyar Burnu'nu, 14:00 gibi de Kızılada'yı bordaladık. İyi yol alıyorduk,
acelenin gereği yoktu. Yine Vira Demir'de hep görüp merak ettiğimiz Korsan Koyu'nda
bir yüzme molası vermeye karar verdik. Havuzdan farksız bu muhteşem koyun suyu öylesine
berrak ki attığınız demiri gözünüzle görmek mümkün. Üstad Sadun Boro'nun "su sanki
teknenizi havada tutar" demesi boşa değilmiş.
Arinna Yelken Ekibi'nde her üyenin belli bir uzmanlık alanı vardır. Örneğin Serhan
Demirci, herkesten ala demir atar ve demir toplar. Ama Korsan Koyu'nda bir değişiklik
yapalım dedik. Sonuç: Bona Dea pruvada Korsan Koyunun güney kıyısına, pupada ise koyun
kuzey kıyısına koltuk almış durumda sağ salim durdu. Zaten bir yemek ve yüzme molası
kadar duracaktık. Yemek yedik, yüzdük, dinlendik. Bir buçuk saat sonra palamar çözüp
yola koyulduk.
Motor seyrine devam ederek
saat 17:00'yi biraz geçe Ekmek Burnu'na ulaştık. Her zamanki gibi denize ekmeğimizi attik.
Hava ve deniz öylesine sakindi ki gökyüzünde asılı kalmış bir iki küçük bulutun yansımalarını
aynen denizin yüzünde görmek mümkündü. Denizde dalga, havada rüzgar olmayınca motor da tekneyi
götürüyordu hani. Saat 18:30'da Atabol Fenerinin yanında geçtik.
Hedefimiz olan Ağıl Koyuna
(Dirsek Bükü olarak da bilinir) bir saat kadar sonra ulaşarak koyun dibindeki lokantanın
önündeki tonozlara bağlanarak iskeleye kıçtan kara olduk. Hemen yanımızda katamaranlarında bir
yabancı aile vardı. Biri kız, biri oğlan iki çocuk, bir kedi, bir köpek ve bir anne, bir baba.
Binnur hemen kedi ve köpek sevgisine istinaden dostluğu kurdu. Böylece Orhaniye'ye yerleşip
orada yaşıyan hatta ilkokul çağındaki kızlarını sıradan bir ilkokula gönderen bu avrupali
aile tanışmış olduk. Bu arada Alper, Ozan ve Mustafa koyun çevresindeki tepelere çıkıp
koyun görüntüsünü yukarıdan izlediler, fotograf çektiler. Akşam Binnur'un yaptığı nefis
yemekleri ve salatayı yeyip Ağıl Koyu'nun huzurlu ortamında derin bir uykuya daldik.
Ağıl Koyu'nda, geceden planladığımız gibi erkenden, henüz gün ağırmadan, saat 05:00'te
palamarı çözüp, tonozu bırakıp ayrıldık Ağıl Koyu'ndan. Daha önce de
yapmıştık bunu, Ağıl'dan gün doğarken çıkmıştık, doğuya gitmiştik, güneşi karşılamaya.
Durgun sabah havasında sislerin içinde motorla yol aldık bir müddet.
Balıkçı gemileri denize doğru tuttukları güçlü ışıklarını artık söndürüp, yanımız sıra
Hisarönü'ne dümen tutuyorlardı, satmak için ne çıktıysa avda kısmetlerine. Bizimse
hedefimiz Kızkumu'ydu. İşyerlerimizde tam da işimize dalmışken, işgüzarın birinin
gönderdiği e-postanın ekinde kocaman resmiyle karşılaşıp "Bu ne ilginç bir yer yahu"
dedirten koya. Ve o an farkettik, evet oradaydi, esiyordu. Öyle bizi uçuracak kadar
olmasa da yelken açıp bir süre seyir yapabilirdik. Yaptık da, yarım saat kadar...
Saat 13:00'e gelmek üzereydi
Kızkumu'na vardığımızda. Kızkumu Orhaniye koyunun ağzında, neredeyse yarıya kadar koy ağzının
yarısına kadar uzanan sığ bir kum bankı. Kum bankının karaya bitiştiği yerdeki düzgün tahta
iskeleye kıçtan kara oluyoruz, iskeledeki bir kişinin de yardımı ile. Denizciliğin güzelliklerinden
biri de bu, karşılıksız ve içten yardım. Aynen Sadun Boro'nun dediği gibi demiri sapasağlam
çakıyoruz dibe.
Hemen şortlarımızı ve
terliklerimizi giyip yola koyuluyoruz, hedefimiz Kızkumu'un en ucuna kadar gitmek. Bu sırada
otobüs ile geziye gelmiş bir grup da bizimle eşzamanlı olarak kum bankında geziyor. Buralara
kadar otobüsle değil de tekneyle gelmiş olmanın farklı bir duygu olduğunu düşünüyoruz. Kum bankı
üzerinde en uca gideceğiz diye niyet ettik ama yol az değil, mevsim de o kadar sıcak sayılmaz,
ayaklarımız üşüyor iyiden iyiye. Sonunda ta en uca varıyoruz, ulaşıldığı zaman önemini yitiren
her hedef gibi. Gerisin geriye dönerek kıyıdaki çay bahçesinde taze demlenmiş çay içiyoruz.
Bu arada eksikliğini duyduğumuz
birkaç parça malzeme (başta yoğurt) için az ilerideki lokanta-markete gidip geliyoruz. Gidip gelirken
de turizm sezonunun kapandığı, kalabalığın dağıldığı, havaların artık bunaltıcı olmadığı böyle
dönemlerde, burasının gerçekten yaşanası bir cennet olduğuna kanaat getiriyoruz.
Demir almak üzere hazırlıklarımızı
yaparken, dün gece Ağıl'da yanımızda duran yabancılara ait teknenin hemen önümüzde geçmekte olduğunu
farkediyoruz. Ama o da ne? Ailecek hepsi ön güvertede etrafı izliyorlar, hatta bize el sallıyorlar.
Ama bu arada tekne yön değiştiriyor, kumbankından sakınıyor. "Nasıl olur, hepsi güvertede, sadece
kedi yok görünürlerde" deyip gülüşüyoruz. Sonra da teknoloji işte deyip iç geçiriyoruz.
Değil mi ki hiç rüzgar yok ve
denizler inadına sakin, biz de bu tatili dibine kadar keyif ve eğlenceye çeviriyoruz. Orhaniye'den
basıp motoru 15:30'da Bencik'te koyun sonlarındaki beton iskelenin açığında alargada kalıyoruz.
Bu mevsimde bomboş deniz, bizden başka bir kul yok nasılsa. Burada da yüzüyoruz, yemek yiyoruz, biraz da karada geziyoruz.
Ertesi gün (29 Kasım Pazar) akşam
tekneyi Marmaris'te teslim etmemiz gerekiyor. Dolayısı ile bir an evvel Bozukkale'ye varıp orada
gecelemek istiyoruz. Saat 16:30'da Bencik'ten demir alıyoruz. Hala motor seyri yapmak zorundayız.
Ama Atabol Burnunu dönünce akşam güneşi ile birlikte gelen hafif bir rüzgarı yelken basmak için
yeterli görüyoruz. Saat 19:30 gibi Binnur'un yaptığı harika irmik helvasını trapez formatında
dizilerek yemeye bile imkan buluyoruz. Daha ne isteyelim, karşımızda Simi, önümüzde Ekmek Burnu,
tepemizde yelken, elimizde irmik helvası tabaklarımız... Have karardi ama Bozukkaleye az var,
üstelik Bozukkale onlarca kez girip yanaştığımız, en iyi bildiğimiz koy. Gece girsek de zorlanmayız diyoruz.
Saat 21:00 gibi Bozukkale'ye gelince
beklenmedik bir sürprüzle karşılaşıyoruz. Her zaman kıçtan kara olduğumuz, hatta tonoz aldığımız
iskeleye kocaman bir balıkçı gemisi aborda olmuş. Yanaşmanın imkanı yok. Mecburen koyun karşı
tarafına demir atıp karaya koltuk alacağız. Gece karanlığında zorlu ve korku dolu bir demir atıp
koltuk alma operasyonu yaşıyoruz. Özellikle koltuk halatını karaya bağlamak için giden Oğuz ve Ozan
kıyıdaki dalgıç kıyafetli "ninjaları" gördüklerinde "eyvah biz bunların arasında nereye halat bağlayacaz,
dönüp başka yere gidelim" demişler. Meğer gördükleri ninjalar teknedekilerin onları aydınlatmak
için tuttukları projektör sebebiyle kıyıdaki kayalara vuran kendi gölgelerinden başka birşey değilmiş.
Sabah çok erken seyre başlayıp, bütün gün yoruce denecek tempoda gezince, akşam vakti bu kadar algı
zayıflaması normal. Hemen yatıp dinlendik. Bu aradaki balıkçı gemisindeki vatandaşlar, bizim teknenin
gençlerden oluştuğunu anlamış olacaklar ki, balıkçı gemisinde günlük tur tekneleri gibi müzik çaldı
bir müddet.
29 Kasım Pazar sabahı her seyirde
olduğu gibi aman bir şey artmasın diye çok zengin bir kahvaltı masası kurup enfes bir kahvaltı
çektikten sonra kendimize. Yaklaşık 30 mil yolumuz vardı ama tekneyi saat 16:00'da teslim etmek
zorunda olduğumuzdan bir an evvel yol almalıydık. Demirimizi aldık.
Hesapladığımız gibi tekneyi
teslim edeceğimiz saatten birkaç saat önce Kadırga Burnunu döndük. Üstelik rüzgar da bulmuş bir parça
da olsa yelken yapabilmiştik. Hala zamanımız olduğu için genelde es geçtiğimiz koylardan biri olan
Amos koyunda son bir mola vererek yemek yeme ve eşya toplama zamanı yarattık kendimize. Elbette bunlar
bahane aslında bu harika tatilin bitmesini istemiyorduk. Sonuçta Commodore'a soz verdiğimiz şekilde
saat 16:00'da Yatmarin'e ulaşıp yakıt ikmalimizi yaparak tekneyi sağ salim teslim ettik.
O güne dek yaptıklarımızdan çok
farklıydı bu seyir. Yelken her zaman seyirlerimizin ana eksenini oluşturur, hatta yelken seyrini arttırmak
uğruna rota değiştirdiğimiz, koyları es geçtiğimiz çok olurdu. Oysa bu seyirde, yelken yapmaktan çok
mavi yolculuk yapmıştık. Hava da öylesine güzeldi ki, kasim ayinin sonunda yaz ortasında yaşanmayacak kadar
güzel bir tatil yaşamıştık. Sonrasi her zamanki gibi, Marmaristen şehirlerarası bir otobüs, uzun ve yorucu
bir yolculuk, ertesi sabah gri kent Ankara...